[b]Herkes için adalet, muhalifler için de...[/b]
26. Aralık 2005
50 yaşımı aştım. 30 yıldan fazladır ki Barzanî taraftarıyım.
Hayatımın hiç bir döneminde Barzanî ailesine hakarete (haşa) ve yakıştırmaya yeltenmedim. Ne Barzanîleri göklere çıkarırken sonra dönüp aleyhinde bulunanlardanım ne de Barzanîlere haksız isnatlarda bulunurken sonra gidip mezarında tazimde bulunmayı akıl eden dalkavuk taifesindenim. Her iki taifenin de yaşamımın her döneminde amansız karşıtı olmuşumdur. Barzanîleri istisnasız siyasi yaşamımın her döneminde savunarak bugüne geldiğim benim kısacık ömrümün gerçeğidir.
Meczubun biri Barzani ailesine dil uzatmış. Ortada kişisel hakaretin üzerinde değerlendirilmesi gereken, devlet yöneticilerinin manevi şahsiyetini açık tahkir olgusu var. Kaldı ki kişisel düzeyde kalan hakaretler bile cezayı gerektirir.
Olaya önce mağdurların hukuku açısından, yani saldırıya uğrayan davacıların hukuku açısından bakılır ve bakılmalıdır. Hukuki prosedür de bunu gerektirir. Bir mahkeme, önce saldırganların hukukunu ele alarak işe başlamaz. Suçu ve suçluyu yargılamanın adı ve mekanı mahkemedir. Dolayısıyla mahkemede öncelik mağdurların hukukundadır. Ancak suçluların bir hukuku olduğu ve korunması gerektiği de bir gerçektir ve adil mahkemeler suçluların da bir hukuku olduğu gerçeğini gözeterek yargılama yaparlar. Bunu gözardı eden mahkeme önce hukuki değildir, sonra adil değildir.
Örnek bir olay nakledeyim...
Muharrem Başgün.
Reşit oğlu.
1954 Bingöl doğumlu.
Mahkumiyet nedeniyle öğretmenlikten atılma
Halen Bingöl'de ikamet eder.
1982 yılında bu zat Bingöl Subay Gazinosu'ndan içeri girerek; 'Kenan Evren'in, Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin, Genelkurmay Başkanı'nın, Başbakan Bülent Ulusu'nun, üzerinde asker üniforması olan herkesin anasını avradını istinkaf ederim' demiş ve olay mahallinde tutuklanmıştı.
Çocukluk arkadaşım ve geleneksel yakınlık bağlamında kan kardeşim olan bu zatın mahkeme duruşmalarında izleyici olarak bulundum.
Muharrem Başgün yargılanma sonucu; ''Milli Güvenlik Konseyi'nin, Devlet Başkanı'nın, Silahlı Kuvvetlerin ve Başbakan'ın manevi şahsiyetlerine hakaretten'' ayrı ayrı olmak üzere toplam 3 yıl 6 ay hapse mahkum edildi. Mahkumiyeti dolayısıyla memuriyetten men edildiği için öğretmenliği de son buluyordu. Cezasını yatarak çıktı. Halen Bingöl'de ikamet ediyor.
Olay aynen yaşanmıştır ve aktardığım ifadeler mahkeme kayıtlarında mevcuttur. Örnek gösterdiğim olayda 12 Eylül cuntasının faşist yasaları ve yargısı mahkumiyet kararını vermiştir. Sonuç, 3,5 yıl.
Biz dönelim aziz varlığımız olarak kabul ettiğimiz Barzani ailesine dil uzatan meczubun durumuna. Eylemi elbette cezayı gerektirir. Hukuk ve mer'iyette olan yasalar neyi gerektiriyorsa yapılmalıdır.
Manevi şahsiyeti tahkir suçuna verilen 30 yıl ceza, astronomik olmaktan önce siyasi kaygılarla verilmiş bir ceza olmak durumundadır. Aşırıdır ve adil değildir. Cezaların adil olması gerektiği hukukun temel prensiplerinden biridir. Suçla, suça iltizam olunan cezanın uygunluğu adalete ölçü teşkil eden esası oluşturur.
Forumda yazan insanların çoğunun siyasi mahkumiyetlerin mağdurları olduklarını hatırlamalarını dilerken, yargıya siyaset bulaştırılmasından kaygı duymaları gerektiğini belirtiyorum.
İkinci bir husus, sivil ve savunmasız kürtlere cinayetler uygulanırken, bu cinayetlerin kamu vicdanında mahkum edilmesi için imzalarını bile esirgeyen (ismi-cismi olmayanların elbette imzası da olmaz dolayısıyla hukuk savaşımı verdiği iddiası bir martavaldır) hokkabazların, bugün siyasi yönlendirmeyle Kürdistan'a gönderilen suçluların hukukunu savunuyor gözükmelerinin inandırıcı hiçbir yanı olmadığıdır. Bu yaklaşım tarzı hukuki ifade ile bir nevi muvazaadır. Yargıya yada hukuka siyaset karıştırmanın bir diğer biçimidir. İzleyegeldiğimiz çığırtkanlık türü hukuk savunuculuğu olmaktan önce bu nedenle hokkabazlıktır.
Dönelim cezaya ve ceza uygulamasına.
Mahkemeler, cezalandırma yetkisini, bir toplumun kullanmadığı haklarını kendi adına kullanması için kamuya bırakmasından alır. Bir toplum, bireyler olarak hangi hakları kullanacağına dair mutabakata vararak ortak bir örgütlenmenin esaslarını tesbit eder böylece ortak organ olan devleti oluşturur. Bireylere yönelik saldırganlıklara yada verilen zararlara karşılık her bireyin bu saldırganlık yada zararı bizzat cezalandırma yada tazmin etme hakkı vardır. Modern devlet örgütlenmesinde, bireyler bu haklarının kullanımı kurallara bağlayarak kullanımını kendi adlarına olmak üzere yargı organlarına, dolayısıyla devlete bırakmışlardır. Mahkemelerin millet adına yetkili oluşlarının esası budur. Fransız ihtilalinden sonra Dünya'nın her yanında genel kabul gören ceza ve infaz yetkisinin özü budur.
'Saddam döneminden' kalma yasalar mazareti birilerini içinden çıkamayacakları hukuksuzluğa ama daha önce siyasi istihzaya düçar edebilir. Bu nedenle 'diktatörlerin değiştiği ama diktatörlüğün ve yasalarının baki kaldığı' anlamına gelebilecek formülasyonları ortaya sürmekten hiç değilse kürt aydınları uzak durmalıdırlar.
Sonuç olarak, Barzanilere yapılan ağır hakaretler cezasız bırakılmamalıdır. Cezalar uygarca ve tabiiki ıslah edici ama önce adaletli olmak zorundadır.
Ceza diyoruz ama iyi düşünelim.. Esasında uygar toplumlarda ve modern hukukta cezalandırma kavramı dahi yoktur. Islah etmek ve dönüştürmek yoluyla kazanmak vardır. Modern ceza ve infaz kurumları bu anlayışa itibar etmektedir.
İlkel yargı ve infaz biçimleri de yokmudur? Elbette vardır. Duvarlarının soğukluğunu ve yargılarının acımasızlığını en iyi kürtler bilir. Ben kürtlere ve Kürdistan'a uygarca bir hukuk, uygarca bir yargı sistemi istiyorum. Maksat, siyaseti hukuk ve yargı yerine ikame etmekse bu yöntem kürtlerde fazlasıyla eziyete yol açmış durumdadır. Israrda fayda yok. Kölelikte ve köleci anlayışta gelecek yok, umut yok. Herkes için adalet, önce muhalifler için adalet ve güvence gereklidir. Bunu kavrayamamış bir toplumun kendi zındanını aşması olanaksızdır. Saddamın zindanından kendi zındanına yuvarlanan bir kürtlük günümüzün kürtlerini temsilden uzak kalır.
Gerisini hep birlikte hukukçulara bırakalım.
[b]Solaxî[/b]
Herkes için adalet, muhalifler için de...