Ana içeriğe atla
Submitted by Anonymous (doğrulanmadı) on 6 August 2009

AB MUKTESEBATI KÜRTLERİN DERDİNE DEVA OLABİLİR Mİ?[*]

SİBEL ÖZBUDUN

“Deney, okulların en gelişmişidir,
o okulda aptallar bile bir şey öğrenir.“[1]

Hasan Cemal'in Kandil'de Murat Karayılan ile görüşmesi ve bu görüşme izlenimlerinin Milliyet gazetesinde bir yazı dizisi olarak yayınlanması, Cumhurbaşkanı'nın “Devlet kademelerinde mutabakat var; iyi şeyler olacak“ telmihi, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın Kürt açılımı, Genelkurmay Başkanı'nın “(bireysel) kültürel haklar“dan söz etmesinin... kim bilir kaçıncı kez, “Kürt Sorunu'nda çözüm“ umutlarını canlandırdığı bir kesitten geçtik/geçiyoruz. Öyle anlaşılıyor ki umut ile ye'is arasındaki bu “ulusal salınım“ımız daha bir süre devam edecek. Bir ucunda Tamil Elam Kaplanları'nın kanlı bastırılışını ellerini ovuşturarak izleyenlerin, bir ucunda ise, “Şu Kürt meselesini hâlletsek de AB bizi alsa“ diyenlerin bulunduğu bir salınım...
Yine de, bu salınım içerisinde 1980'lerden, 90'lı yılların başlarından bu güne ilginç gelişmeler yaşandı. Kürt tarafı, taleplerini oldukça minimalize etti örneğin. PKK önderi Abdullah Öcalan'ın İmralı Savunması'ndan bu yana gerek PKK, gerekse yasal Kürt partileri, çözümü “üniter devlet“ içerisinde gördüklerini sık sık ifadelendiriyorlar.
Örneğin, Murat Karayılan Hasan Cemal'e şunları söylüyor:
“PKK eskiye göre daha makul bir çizgide. Örneğin evvelce bağımsız Kürt devleti isterdi. Bu geçmişte kaldı. Yani artık ’bölücü' değil. Kürtlerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde eşit ve özgür olarak yaşamalarını istiyoruz. Şunu belirtmek isterim. Bu bir taktik değildir. Bölücülüğü, yani bağımsız devleti dışlayan süreç, 1993'te başladı, 1999'da İmralı ile başladı. Paradigma değişti... Bakın biz artık ’demokratik özerk Kürdistan' diyoruz. Bu özerklikten kasıt, federasyon değildir. Sınırların yeniden çizilmesi değildir. Devletin üniter yapısını da bozmayan bir çözümdür. Mahallî İdareler Kanunu değişir, yerel yönetimler güçlendirilir.“[2]
DTP Eşbaşkanı Ahmet Türk, teyit ediyor:
“Biz işin nasıl çözülmesi gerektiğini biliyoruz ama net, şart gibi ifadeler kullanmamız sürecin önünü tıkar. Karşılıklı affetmemiz lazım en başta... Sonra demokratik bir Anayasa, farklılıkları zenginlik gören bir mantık, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, kültürel, dinsel, kimliksel, demokratik özerklik ve ademi merkezcilik anlayışı taşıyan bir proje. Katı merkeziyetçi yapının devletleri hantallaştırdığını görüyoruz. Bunları sadeve kendimiz için istemiyoruz. Bunu isteyen başkaları da varsa, o halkın da iradesinin yansıması lazım. Ama ’Lazlar, Çerkezler' deniyor, bu doğru bir örnek değil. Kürtler yoğun bir nüfusa ve ortak bir coğrafyaya sahip. Böyle başka bir nüfus yok. Çerkez de hakkını istiyorsa almalı. Talepleri de yok. Ama Kürtlerin var.“[3]
Ve nihayet DTP milletvekili Aysel Tuğluk, hukuksal formülü dile getiriyor:
“Çözüm çokkültürlü bir ’Anayasal Vatandaşlıkta' yatmaktadır. (...) Türkiye'de çok kültürlü Anayasal Vatandaşlık anlayışı ve uygulaması yerleşirse, Sayın Abdullah Gül'ün ’En önemli sorun' diye tanımladığı Kürt sorununa da ciddi anlamda çözüm ortamı sağlanacaktır.“[4]
Kürt tarafı ayrı devlet mücadelesinden vazgeçtiğini ve talebini üniter devlet içerisinde, belirli ölçülerde yerel özerklikler ve kültürel haklarının tanınarak Anayasal güvenceye kavuşturulması düzeyine çektiğini tekrar tekrar açıklarken, “Türk tarafı“ da, “küçük, sembolik jestler“i ihmal etmedi: Kürtçe yazılı basının, Kürtçe kasetlerin önünün açılması, TRT Şeş, (traji-komik bir mevzuata kurban giden) Kürtçe dil kursları, Kürt bölgesindeki üniversitelerde “Kürt Dili Edebiyatı“ bölüm/enstitü vb.nin kurulacağına dair söylentiler, Kürtçe ad koyma üzerindeki yasakların kaldırılması, değiştirilen yer adlarındaki değişikliklerin iptal edileceği konusunda kimi vaadler... Evet, küçük, gönülsüz ve her an geri kaçmaya hazır adımlar bunlar... Ama “Kart-kurt-kürt“ten, insanların kafataslarına çivi çakılıp elektrik verildiği Diyarıbekir zindanından, Kürdistan'ın asit kuyularından bu yana, öyle anlaşılıyor ki köprülerin altından epey su aktı...
Şunu lafı uzatmadan vurgulamak gerekir: Bugün her iki taraf için de “çözüm“ denilen, neo-liberal standartlar, özellikle de AB'nin belirlediği çerçeve içerisindedir. “Yakınlaşma“nın (hiç kuşkusuz ki oldukça hassas dengelere dayanan, göreli ve kırılgan bir “yakınlaşma“dır bu ve her an bir kıvılcımla infilak etme riskiyle yüklüdür...) terimleri, her iki taraf için de AB'nin ilişkin müktesebatınca sağlanmaktadır ve her iki taraf da pazarlık payını bu çerçeveye göndermeyle esnetmeye çalışmaktadır. Bu nedenle, bu çerçeveye biraz daha yakından bakmakta fayda var.
Avrupa Birliği ülkelerinde kültürel açıdan farklı grupların (aslına bakarsanız “grupların değil de, bu “gruplara mensup kişilerin“ - bu tuhaf dilsel zorlamanın nedenlerine az ileride değineceğim) durumları ve “hak“ları, iki çerçeve sözleşmeye referansla ele alınmaktadır - tabii “kuramsal olarak“:
1. Bölgesel ya da Azınlık Dilleri Avrupa Şartı (BADAŞ - Strasburg, 5 Kasım 1992),
2. Ulusal Azınlıkların Korunması Çerçeve Sözleşmesi (UAKÇS - Strasburg, 1 Kasım 1995).
“Bölgesel ya da azınlık dilleri“ni, “bir devletin sınırları dahilinde belirli bir teritoryada, Devlet nüfusundan sayıca daha az ve o devletin yurttaşı bir grup tarafından geleneksel olarak kullanılan diller“ olarak tanımlayan BADAŞ, işe sözleşmenin tanıdığı hakların “göçmenlerin konuştuğu diller“ için geçerli olmadığını vurgulamakla başlıyor. Böylelikle, daha ilk andan itibaren, Avrupa topraklarında konuşulan onlarca göçmen dili, şartın sağladığı olanaklardan (anadilde eğitim, dilin resmî kurumlarda kullanılması vb.) dışlanarak, her bir devletin (ya da her bir devletin kendine yonttuğu muğlak bir ’çokkültürcülük' söyleminin) insafına terk ediliyor. Ancak, iş bununla da kalmıyor; devletlerin azınlık dillerini kültürel zenginliğin bir ifadesi olarak görmesi ve bunların konuşulması, yazılması, öğretilmesi ve geliştirilmesi, azınlık dillerinde eğitim, mahkeme ve yerel yönetimlerde kullanımı konusunda tüm önlemleri almaya çağıran sözleşme, azınlık dillerine ilişkin hakların devletlerin egemenlik ve teritoryal bütünlüğü dahil olmak üzere, uluslar arası hukuk yükümlülüklerine ters düşecek tarzda yorumlanamayacağının altı çizerek ’koruma'nın da bir sınırı olduğunu anlatıyor. Ve bizatihi bu “devletin egemenliğinin ihlâl edilemeyeceği' hükmü, taraf devletlere “azınlık dillerini korumak“ adına alacakları önlemleri manipüle etmede eşsiz bir olanak sağlıyor.
İmzacı devletleri, “gerçek anlamda çoğulcu ve demokratik bir toplumun ulusal azınlığa mensup her kişinin etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliğine saygı duymakla kalmayıp, bu kimliği ifade etmeleri, korumaları ve geliştirmelerini sağlayacak uygun koşulları sağlamaya“ çağıran UAKÇS ise, onları “ulusal azınlıklara mensup kişilerin asimilasyonunu hedefleyen siyasa ya da pratiklerden ve her türlü ayırımcılıktan kaçınmakla, kültürlerarası hoşgörü ve diyalogu teşvik etmekle, azınlık grubu mensuplarının örgütlenme özgürlüklerini güvence altına almakla, kitle iletişimi ortamında kendilerini ifade etmelerini sağlamaya, anadilinden kaynaklanan haklarını (dili sözlü ve yazılı ortamlarda özgürce kullanma, eğitim, isim verme, yer adları, işaret tabelaları...) kullanmalarını güvenceye almakla... yükümlendirmekte. (Ne ki, bu hükümlere uymayan üye devletler konusunda herhangi bir yaptırım yoktur!) Ve bu sözleşme de, devletlerin egemenlik ve teritoryal bütünlük haklarının altını önemle çizmekte.
Öte yandan, her iki sözleşme de, sözkonusu hakların gruplara/kolektivitelere değil, kişilere ait olduğunu, yani kolektif değil bireysel haklar olduğunu özenle vurgulamaktadır. Her iki sözleşmenin (ve BMÖ'nün benzer sözleşmeleri; örneğin Ulusal ya da Etnik, Dinsel ve Dilsel Azınlıklara Mensup Kişilerin Hakları Bildirgesi - 1992) maddelendirilişinde hakların sahibi “özne“, kişiler/bireylerdir, gruplar değil...
Tanıdık geliyor, değil mi? Genelkurmay başkanlarının “kültürel gruplar konusunda en duyarlısı“, Orgeneral İlker Başbuğ da her vesileyle “kültürel hakların bireysel düzlemde kabul edilebileceğini, ama bunların grup hakkı olarak yasalaştırılmasına TSK'nın karşı olduğunu“ vurgulamıyor mu? En son, Washington'da “PKK'yi bitirme konusunda özel bir noktaya gel“indiğini ilan ettiği konuşmasında “farklı etnik kökenden gelen vatandaşların Türkiye'de kendi kültürlerinin zenginliğini yaşayabildiğini“ belirtip eklememiş miydi: “Ancak bu özgürlüğün keyfini çıkartmak, bireysel düzeyde tutulmalıdır. Atatürk'ün bize göstermiş olduğu ulus devlet ve üniter devlet yapısını korumadan yana taraf aldığımızı ve alacağımızı da ifade ettik. Bu konuda hiçbir şüpheye yer yoktur.“[5]
Aslına bakılırsa, akıl hocalığını müteveffa MHP milletvekili Gündüz Aktan'ın yaptığı bu “bireysel kültürel haklara evet, bunların grup hukukuna dönüştürülmesine hayır“ yaklaşımı, Kürtler için bugünkü durumdan fazlasını ifade etmiyor: Özel alanda Kürtçe konuşmak, Kürtçe müzik dinleyebilmek, Diyarbakır ve diğer Kürt illerinde Newroz kutlamak, çocuğuna Kürtçe isim koyabilmek, TRT Şeş, haydi diyelim ki bölgedeki devlet dairelerinde ve mahkemelerde Kürtçe tercüman bulundurmak...
İşin vahim yönü, yukarıda adı geçen her iki anlaşmanın da “azınlık mensubu kişiler“e tanınan hakları ne ölçüde benimseyecekleri konusunda devletlerin elini serbest bırakması ve üye ülkelerin bu hükümleri ihlâl etmemeleri durumunda bir yaptırıma sahip olmaması. UAKÇS'nin getirdiği denetim mekanizması, Bakanlar Komitesi'nin taraf devletlerin belli aralıklarla vereceği raporları değerlendirmesinden ibarettir [Şimdilik sadece hukukî (de jure) durumdan söz ettiğimi, fiilî (de facto) durumun bundan daha vahim olduğunu vurgulamalıyım.] Dahası, bizatihi Birlik üyesi Fransa ve Belçika sözleşmeyi imzalamış değildir. Aday ülkelerden de Polonya, Litvanya ve Letonya ise onaylamamıştır ve bu nedenle herhangi bir yaptırımla karşılaşmış değillerdir.
Örneğin, yaklaşık 7 milyon kişinin Fransızca'nın dışında bir dili konuştuğu[6] “Fransız hükümetinin şartı imzalamasına karşı çıkan Cumhurbaşkanı Chirac, Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuştur. Mahkeme, 14 Haziran 1999'da, şartın Fransız Cumhuriyeti'nin bölünmez bütünlüğü, vatandaşların yasalar önünde eşitliği ve Fransız halkının tekliği gibi temel ilkelere aykırı hükümler içerdiğini vurgulayarak olumsuz bir karar alması üzerine Başbakan Jospin, şartın onanması için anayasa değişikliği yapmak istemişse de, Chirac bu öneriyi de reddetmiştir.
(...) Bölgesel ve Azınlık Dilleri Avrupa Şartı'nı onaylamayan ve Ulusal Azınlıklar Çerçeve Sözleşmesini imzalamayan Fransa, ülkesinde ulusal azınlıkların bulunmadığını ileri sürmektedir. Aynı gerekçeyle BM KSHS'nin 27. Maddesinin kendisine uygulanamayacağını duyurmuştur.
Fransa, 1999'da yayımladığı bir bildirgeyle Bölgesel ve Azınlık Dilleri Avrupa Şartı'nı ancak bazı yorumlar getirerek onaylayacağını duyurmuş, örneğin Şartın amacını azınlıkların tanınması ve korunması değil, sadece Avrupa dil mirasının geliştirilmesi olarak gördüğünü, Fransa'nın yurttaşları arasında etnik, dilsel ve ırk açısından hiçbir ayrı muamele yapamayacağını ve Fransa'nın sadece Fransız halkını tanıdığını söylemiş ve birçok maddeyi de bu çerçevede yorumlamıştır.
Onun bu yaklaşımı, azınlıkların korunması konusunda pek istekli olmadığını göstermektedir. Bununla birlikte Fransa Korsika'ya özerklik vererek Korsikaca'ya hukuksal statü tanımıştır.
Birçok alanda Fransızca uygulanan tek dil olmasına rağmen, çok sınırlı da olsa bazı dillerin öğrenimine ve basında kullanılmasına izin verilmiştir. Ama dil grupları arasında eşit muamele olduğu yoktur. Örneğin Flamanca kanunen korunan diller arasında yer almamakta, buna karşılık Korsikan dili bölgesel özerklik statüsü altında korunmaktadır. AB'nin en önemli ikinci ülkesi olan Fransa, AB'nin benimsediği politikayı ülkesinde tam olarak uygulamamaktadır.“[7]
Bunun yanı sıra Avrupa Konseyi, UAHKS'yi imzalamayan Belçika'nın, “azınlık haklarını tanıması“ yönünde bir tavsiye kararı aldı. Flemekçe konuşan Flamanların bulunduğu Flandr bölgesi ile Fransızca konuşan Valonların bulunduğu Valonya'dan ve ayrı bölgesel yapı oluşturan Brüksel'den oluşan Belçika'da, bugüne dek yalnızca Almanca konuşan ve Almanya sınırında ikamet eden 70.000 kadar Belçikalı, resmen ’ulusal azınlık' olarak tanınmakta, Flamanlar, Flandr'da yaşayan 300.000 Valon'u “azınlık“ olarak tanımayı reddettiği için Sözleşme imzalanmamaktaydı:
“’Kendi ülkelerinde', ama Flaman bölgesinde yaşayan Valonlar, belediyelerde ve resmi dairelerde anadillerini kullanamıyorlar.
Kamu sektöründe, özel sektörde ve ticari yerlerde, Fransızca konuşanlar dışlanıyor. Valonlar, ülkelerinin yarısını oluşturan bu bölgesinde televizyon yayınları, okul ve eğitim gibi konularda kültürel hak elde edemiyorlar. Flaman belediyeler, Valonların düzenlemek istedikleri kültürel toplantılar için salon kiralamayı reddediyorlar. Valonlar, Flandr'da yaşayan İtalyanlara, Türklere ve diğer yabancılara bu alanlarda hiçbir sorun yaratılmadığına dikkat çekiyorlar. Avrupa Konseyi, ’Belçika'da azınlıklar' konulu rapor ve bu rapor kapsamındaki karar çerçevesinde, Federal Belçika Kraliyeti`nin Flandr bölgesinde ikamet eden Valonların ve Valonya bölgesinde ikamet eden Flamanların, ’azınlık haklarından yararlanması', ’kültürel haklarının tanınması' ve ’azınlık olarak korunmaları' gerektiğini vurguladı. Vlaams Blok Partisi, ’bölgenin tüm yabancılardan olduğu gibi Valonlardan da arındırılması gerektiği' görüşünü savunmayı sürdürüyor.
Daha ’ılımlı' tanınan sağ partilerden Volksunie'nin eski başkanı Geert Bourgeois, ’Flandr`'a yerleşen çürümüş, zengin ve şımarık Valonların, Flamanca öğrenmediklerini, uyum sağlayamadıklarını ve kendilerini tüm dünyaya, ezilen zavallı azınlıklar gibi gösterdiklerini' söylüyor.
Flaman Sosyal Hıristiyan Partisi, Avrupa Konseyi'nin tavsiye kararını onaylamalarının söz konusu olmayacağını bildirdi. Avrupa Konseyi kararının yaptırım gücü bulunmuyor.“[8]
“Zengin“ Flamanların “yoksul“ Valonları artık sırtlarında taşımak istemediklerini açıktan açığa dillendirdiği, “bölünme“nin eşiğindeki Belçika'da olanlar [üstelik Avrupa'nın bu açıdan tek riskli ülkesi Belçika da değil; İskoçya ve İrlanda'sıyla Britanya'nın, Bask ve Katalanlarıyla İspanya'nın, Korsikalılarıyla Fransa'nın, ’zengin' kuzeyi ve ’yoksul' güneyiyle İtalya'nın ’birlik ve beraberliği'nden söz etmek hayli zor!] , The Guardian'dan Ian Buruma'nın, “Hiç böyle bir niyeti olmamasına rağmen AB, gelinen noktada tam da savaş sonrası tasarlanan birliğinin dizginlemeye çalıştığı güçleri cesaretlendiriyor,“[9] saptamasını doğrulamaktadır.
“Dizginlemeye çalışılan güçler“in, son Avrupa Parlamentosu seçimleriyle birlikte zincirden boşanması ise, hiçbir sözleşme, şart, ya da AİHM kararının “çokkültürlülük, hoşgörü, kültürel zenginlik vb.“ söylemlerini güvence altına alamayacağını net bir şekilde gözler önüne sermiştir.[10] 736 sandalyeli Parlamento'nun 120 milletvekilinin “yabancı düşmanı veya AB karşıtı“[11] olduğu mevcut tabloda, artık “Avrupa karşıtı, göç karşıtı ve birbirinden çok farklı olan popülist güçlerin Avrupa'yı silip süpürmesi“ kaygıları somut olarak dile getiriliyor.[12]
Şu hâlde, ne azınlık haklarını “birey hakları“na indirgeyip, yaptırım yokluğuyla da taraf devletlerin bünyelerindeki kültürel gruplar karşısındaki manevra alanını alabildiğine esneten AB “hukuku“,[13] ne de yükselen ırkçılıkta tezahür eden fiiliyat, “farklı“ olanı güvence altına alabilecek durumdadır.
Aslına bakılırsa, AB'nin -kimi politik hesaplarla verebileceği konjonktürel destek dışında- ne Kürtlere ne de bağımsızlık, hak ya da tanınma mücadelesi sürdüren başka bir halka kurumsal bir destek zemini sunmadaki açarsızlığı, Kapitalist Batı'nın “halkların kendi kaderini tayin hakkı“ ilkesini büyük ölçüde rafa kaldırmış olmasından kaynaklanmaktadır. Birinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından formüle edilen ve İkinci Dünya Savaşı sonrası sömürgeciliğin tasfiyesi sürecinde başta BM olmak üzere tüm uluslar arası belgelerin “ruhu“na nüfuz eden“ halkların kendi kaderini tayin hakkı, 1990'lı yıllardan itibaren hızlı bir unutuluşa terk edilmiştir. Yalnızca BM ya da AB müktesebatından değil, Uluslar arası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi hak ihlâllerini izlemede uzmanlaşmış “sivil toplum“ örgütlerinin dağarcığından da silinip gitmiştir bu ilke. Böylelikle, örneğin, “halkların (teritoryal imalar içermeyen) kaderini tayin hakkı“ mantığına yaslanan, dolayısıyla da (bireysel değil) “kolektif haklar“ mantığıyla hazırlanmış son uluslar arası belge olarak nitelendirebileceğimiz BM Yerli Halkların Hakları Bildirgesi'nin BM'deki müzakereleri 20 yıldan fazla sürmüş ve Bildirge, ancak 2007'de ve binbir güçlükle ilan edilebilmiştir...
* * *
Toparlayacak olursak, “halkların kendi kaderini tayin hakkı“ ilkesi doğrultusunda formüle edilen “kolektif hakların“ [ki yalnızca etnik/kültürel grupların değil, aynı zamanda madun sınıfların haklarının da arkaplanını oluşturan bir çerçevedir bu - örneğin, “herkesin çalışma, insanca yaşamasını sağlayacak bir ücret, sendika kurma ve sendikaya katılma, grev, beslenme, giyim ve konut, parasız eğitim, sağlık vb.“ “hak“kı olduğunu ilan eden ve bugünün neo-liberal iklimi içerisinde devasa bir “şaka“ gibi gözüken BM Uluslar arası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (1966) gibi] el çabukluğuyla “kişilerin hak“larına dönüştürülmesi, AB çerçevesini, herhangi bir kurtuluş, hak ya da tanınma hareketi açısından tümüyle güvenilmez kılmaktadır. Çünkü:
1. Bu tip hakları “güvence altına alan“ uluslar arası belgeler, devletlerin egemenlik hakları ve teritoryal bütünlüğüne yaptıkları vurguyla devletlerin “güvenlik adına“ azınlık haklarını tek yanlı olarak manipüle etme hususunda ellerini genişletirler;
2. Bu gibi belgeler, devletler üzerinde herhangi bir yaptırımdan yoksundur. Avrupa sözleşmeleri sözkonusu olduğunda, devletlerin azınlık haklarını ihlâli durumunda tek başvuru mercii, AİHM'dir - ve (belirtmeye gerek var mı) o da ancak ’bireysel başvuruları“ kabul etmektedir. AİHM kararı, en iyi ihtimalle, hakları ihlâl edilen birey'in tazmin edilmesine olanak sağlar...
3. Azınlık grubu mensuplarının yararlanabileceği hakların “bireysel“ niteliği, bizzat kolektivitenin varlığını da tartışmaya açacaktır. Hakkın muhatabı kolektivite değilse, ya da kolektivite hukuksal olarak “var“ sayılmıyorsa, fiilî varlığı da “yok“ sayılabilecektir. Bir başka deyişle, örneğin T.C. Devleti'nin Kürtçe konuşan bir takım insanların varlığını kabul etmesi ve onlara dillerini şu ya da bu biçimde kullanma (hatta öğrenme, kimi eğitim kuruluşlarında “seçmeli dil“ olarak okutma, kamu kurumlarında tercüman bulundurma vb.) olanağı sağlaması, AB açısından yeterlidir; bu ne Anayasa ne de herhangi bir yasasında “Kürtler“den (hele ki “Kürt halkı, Kürt ulusu vb.nden) söz etmesini gerektirmez... Günümüz Türkiye'sinde Kürt sorununda “çözüm“e yatkın gözüken egemenlerin bu sınırın bir milim ötesine geçmeyeceklerini kestirmek için kahin olmak gerekmiyor...
4. Kaldı ki son iktisadî kriz, bizatihi AB'nin kırılgan yapısını iyice gözler önüne sermiş, gerek üye ülkeler, gerekse Birlik içerisindeki merkezkaç güçleri daha da etkinleştirmiştir. Bu hâliyle Birlik, giderek “kendisi muhtac-ı himmet bir dede...“ görünümüne bürünmektedir.
* * *
Kapitalizm bir unut(tur)ma rejimidir - hele neo-liberal kapitalizm daha da öyle. Günümüzde sistem bunu “malumat bombardımanı“ ile gerçekleştiriyor en çok.
Bu durumda hatırlamanın kendisi, devrimci bir eylem hâlini almaktadır. Acılarımız, yorgunluklarımız, umutsuzluklarımız ne boyutta olursa olsun, bizi yola çıkartan ilkeleri unuttuğumuzda, bizi onca yolu neden katettiğimize hayıflandıracak sonuçlara varabiliriz. “Halkların kendi kaderini tayin hakkı“, hiçbir Kürt yurtseverinin, hiçbir devrimcinin aklından bir an olsun çıkartmaması gereken bu ilkelerden biridir...

14 Haziran 2009 09:12:00, Ankara.

N O T L A R
[*] Demokratik Haklar Federasyonu'nun “Ulusal Sorun-Kürt Sorunu Sempozyumu (Tarihsel-Kuramsal Kökleri, Emperyalizmin Rolü, Güncel Durum, Proleter Tutum)“ başlığıyla 27-28 Haziran 2009'da Ankara'da düzenlediği toplantının üçüncü oturumunda yapılan konuşma... Kaldıraç, No:102, Temmuz-Ağustos 2009...
[1] Benjamin Franklin.
[2] Hasan Cemal, “Karayılan: PKK Artık Eski PKK Değil“, Milliyet, 6 Mayıs 2009, s. 17.
[3] “DTP de, PKK da, Halk da Aynı Şeyi İstiyor. Tek Eksik Güçlü Bir İrade“ Sanem Altın'ın Ahmet Türk'le röportajı. Pazar Vatan, 7 Haziran 2009, s. 12.
[4] Deniz Tatarer, “ ’Kürtlere Anayasal Vatandaşlık'“ , Cumhuriyet, 16 Mayıs 2009, s. 8.
[5] “Başbuğ: PKK'yı Bitirmede Özel Bir Noktaya Geldik“, Milliyet, 3 Haziran 2009, s. 19.
[6] Bunlar arasında, Almanca konuşan 1.500.000 Alsaslı, 80.000 Basklı, 500.000 Bröton, 100.000 Roman 260.000 Katalan, 281.000 Korsikalı, 90.000 Flaman, 250.000 Provençalı, 250.000 Oksitan, 350.000 Frank, 750.000 Portekizli, bir milyon İtalyan ve 2.5 milyon Kuzey Afrikalı sayılabilir. (“Yunanistan Azınlık Raporu“, http://www.diplomatikgozlem.com/haber_oku.asp?id=1359)
[7] “Yunanistan Azınlık Raporu“, http://www.diplomatikgozlem.com/haber_oku.asp?id=1359.
[8] “Yunanistan Azınlık Raporu“, http://www.diplomatikgozlem.com/haber_oku.asp?id=1359.
[9] Ian Buruma, “Belçika Tüm Kıtaya Alarm Veriyor“, The Guardian, 7 Ağustos 2008.
[10] Tabii bu söylemin AP seçimlerinden önce ne denli geçerli olduğu da ayrı bir tartışma konusu. Hele ki göçmenlere, özellikle de Müslüman ülkelerden gelenlere yönelik, her geçen gün tırmanan ırkçı eylemler bir yana, Ruanda Hükümetinin görevlendirdiği bağımsız bir araştırma komisyonunun hazırladığı raporda, 1992'deki, 800 bin Tutsi ve yandaşının yaşamını yitirdiği soykırımdan Fransa'yı doğrudan sorumlu tuttuğu koşullarda... Raporda Fransa ’Hutu milislerinin soykırım hazırlıklarından haberdar olmak, soykırım hazırlıklarına katılmak, cinayetlerde faal rol oynamak, soykırımcılara istihbarat, strateji desteğiyle askeri eğitim sağlamak, öldürülecek kişilerin listesinin belirlenmesine katkıda bulunmak ve silah temin etmek'le suçlanıyor, (1996'da ölen) Cumhurbaşkanı François Mitterrand, Başbakan Edouard Balladur, Dışişleri Bakanı Alain Juppe, Fransız dışişlerinin Afrika danışmanı Dominique de Villepin (2005-2007 arasında başbakanlık yaptı), Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hubert Verdine dahil 33 üst düzey yetkilinin yargılanması isteniyor. (“Fransa Resmen Soykırımla Suçlandı“, Radikal, 6 Ağustos 2008, s.9.)
[11] “AP'nin 6'da Biri ya Irkçı ya da AB karşıtı', Cumhuriyet, 10 Haziran 2009, s. 10.
[12] Avrupa Politika Merkezi'nin hazırladığı seçim analizinden. “Popülist Güçler Oyları Silip Süpürdü“, Cumhuriyet, 10 Haziran 2009, s. 10.
[13] Nitekim, toprakları üzerinde en önemlileri Batı Trakya Türkleri, Arnavutlar, Ulahlar ve Makedonlar olan bir çok azınlığı barındıran AB üyesi Yunanistan, ülkede azınlıkların varlığını ısrarla reddetmektedir. (“Yunanistan'da Asla ve Kat'â Azınlık Yok!“, Radikal, 19 Temmuz 2008, s. 12.)

Yeni Yorum yaz

Düz metin

CAPTCHA This question is for testing whether or not you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.